Türkiye'de en köklü kurumlarımızdan olan, kamumuzun gözbebeği, Türk Hava Kurumu, son yıllarda NASA'nın biraz gerisinde kalarak bizi üzüyor. Atamız "istikbal göklerdedir" demiş fakat mevcut yönetim "köklerdedir" anlamış, kafa yerde kök bakıyorlar, patatesiydi, şalgamıydı, istikbal arıyolar. Efendim, bir espri ile yazımı süsleyeyim istedim, muvaffak oldum sanırım.
Nasa, jüpiterdi uranüsdü gezerken, biz hala ist-ank seferini 1 buçuk saat rötarlı yapıyoruz. Bunun sebebi dini inançlarımızın farklılığıdır. THK havacılık dairesini geliştiremiyor çünkü bu iş için koyun ve sığır derisi kullanıyorlar. Bu böyle olmaz; büyük baş küçük baş farketmez, çünkü bu başları taşıyan hayvanlar zaten uçamazlar. Bize daha küçük başlar, yani kuş başları lazım.
Bakın, Nasa ne yapıyor? gidiyor, kamusunun elinden zorla paskalya ve noel hindilerinin tüylerini alıyor. Üstelik vermeyenler bizdeki gibi 3 ayla değil, "federal bir suç olduğu için" 16 seneyle yargılanıyorlar. Bazı akıllı okuyucularımız hindilerin de uçamadıklarını haykıracak ve heyecanlanacaklar beyhude, ama hindinin genlerinde uçmak olayı var sadece takım taklavat yeterli değil. Bakın akbabaya, paraya kıymış, yaptırmış 2 metre kanat.. buradan bir sallasa 10 dakika sonra brükselde. Öyle bi hayvan yani. Ve uzaktan hindiyle de akraba oldukları için (kayınço), Nasa'nın durumu ortada.. Bu durumda bizim uçakların süt vermesi lazım diyeceksiniz, veriyorlar netekim, ben şahidim. Geçen Antalya'ya giderken gördüğüm kabin mürettebatı abladan en az 12 kilo süt çıkardı ayrıca deyip toparlama esprisiyle yazıma devam ediyorum (netekim iğrenç oldu).
Peki ne yapmak gerekir? Bence, Bulgaristana bir teklif sunalım. paskalyada, noelde orada kesilen hindiilerin tüylerini alalım, vermeyen ibneleri atalım hapse (özür diliyorum bir an çok sinirlendim). Bakın bu faşistlik değil sayın okuyucular, biz burada devletimizin bekası için uğraşıyoruz. Aziz bayrağımız plütoda dalgalansın diye gerekirse bütün Bulgaristanı doldururuz İmralı'ya. Yeter artık, yüce dinimizin sembolü Hilal'dir, yani ay, ama ayda amerikan bayrağı dalgalanıyor, onu ordan sökmeye gitmek için bizim Hurşit abinin dolmuşuna binecek halimiz yok. Füzeler yapacağız, roketler yapacağız, fezaya gideceğiz. Açın Türkiye'nin önünü, yaşasın Türk Bulgar dayanışması, onları da bi tur bindiririz hafta sonları..
Türkiye'de ve dünyada bütün siyasetçiler kravat takıyorlar. Kravat takmak modernliğin biir göstergesi midir, değil midir bilemem ama, bütün siyasetçiler taktığına göre siyasi bir simge. O halde, başörtülü insanlar gibi, kravatlı insanları da kamusal alana sokmayalım. Hadi biz biraz daha sağ duyulu yaklaşalım ve TBMM'ye siyasi simge ile girebilmeye izin verelim!!! ("zaten bütün milletvekilleri parti rozeti takıyorlar" diyeceksiniz), ama özellikle üniversitelerde kravat takmak yasak olmalı.
Kamusal alanda kamu öyle istediği gibi gezemez, bunun bir ölçüsü olmalı. Kamunun kamu olmayan derebeylerinin belirlediği kurallara (tüzük) herkes uymalı, yoksa anarşi (büzük) olur. O zaman çok kötü olur. Mesela, doktorlar da o zaman şnorkelle ameliyathaneye girmek isteyebilirler. Bir çok masum kamumuz ölür. Ya da emniyet teşkilatımızın göz bebekleri cesur polislerimiz pon pon tavşan kostümüyle gezseler, anarşik mitinglerde hiç bir caydırıcı imajları kalmaz.. Ellerinde kalkan ve coplarla pembe uzun kulaklar ve pamuk top kuyruk.. Aksine insanın polis dövesi gelir valla, hiç yoktan anarşik olur, devrimci güçlere koz verir insan Allah muhafaza.. Velhasıl, demek istediğim, herşeyin bir yolu yordamı var, eğer kamuysan giyecen kolalı beyaz gömleği öyle gezecen kamusal alanda, hadi bilemedin mavi gömlek, ama başörtü olmaz; papyon olur...
26 Aralık, soğuk bir kış günü, taşın üzerinde bir mefta. Nemli, ahşap tabutun üzerinde ne bir bayrak ne bir örtü. 1936 yılının en acıklı gününde bir garip Hakk'a yürümüş. Cenazesinde cami cemaatından bir kaç kişi. Ne bir polis, ne bir resmi görevli, ne bir halk temsilcisi.
Ölen, TBMM'nin ayakta alkışladığı, istiklal marşının yazarı, milli tefekkkür adamı Büyük Akif'tir. Bir anda, ıslak sokaklarda yankılanan ayak sesleri ile birlikte sadece hissedebilen vicdanların çağırdığı yüzlerce üniversite talebesi cami bahçesinden içeri girer ve üniversiteden aldıkları büyük al bayrakla kucaklarlar tabutu. Ebedi yolculuğuna tamda istediği gibi "ASIM'IN NESLİ" ile çıkar Mehmet Akif Ersoy. Yaşadığı gibi ölür. Vaadedildiği gibi. Yıllar sonra bir sokakta çöp tenekesinin yanında, kim bilir, belki ekmek ararken soğuktan donarak ölen fakir oğlu gibi.
Onun her köşe başında heykelleri yoktur. Yasalarla sevilmez sevenleri tarafından, her hangi bir korunması da yoktur kanunla. Hatırlanmak için betona, soğuk metal yüzlere ihtiyaç duymaz. O bir heykel dikmiştir, tam kalbimize kimse söküp atamaz.
Cumhuriyet'in, Milliyet'in, Halk'ın ne demek olduğunu bize o belletti. Bizim ağzımızdan seslendiği Sancak'la, Bayrak'la konuştuk, "Kahraman ırkıma bir gül"'le yatıştırdık celallenmeyi hak edeni. Vatan sadece "ana" değil "yar" oldu onunla. 10 yıllık gönüllü sürgünüyle Ankara köprülerini atıp sadece Cumhuriyetin ve cumhurun adamı olduğunu anlattı sessizce.
Bugün ASIM'IN NESLİ bangır bangır haykırıyor İstiklal marşını 10.yıllara inat. "Ankara'ya rağmen milletindir bu devlet bu cumhuriyet" der gibi. Egemenlik kayıtsız şartsız kimindi?
"Ey Türk Gençliği, Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur" diyerek bizlere seslenen Atam'ın, ihanet çemberi ile kuşatılmış, Dolmabahçe'de, yalnızlıklar içerisinde haykıran sesinde saklı olan umudun kitaplaşmasıdır "İstiklal Marşı ve SAFAHAT".
Türk olmak ve Türk kalabilmek adına okuyun ve okutun.
İşte Cumhuriyet'i kuranlar ve gerçek sahipleri, özlenen ve mazi olmuş gerçek münevverler, Cumhuriyet adına kan ve mürekkeple savaşanlar, Mustafa Kemaller, Mehmet Akifler, sizleri, tek tek hepinizi rahmet ve minnetle anıyoruz.